27 Temmuz 2018

Kadın

“Umut da öldü” dedi.
“Umut ölmedi, ben Umut’u gördüm!” dedim
Güldü…


Anlamını bilmiyordum ki.
Ben onu bir çocuk adı diye öğrenmiştim.
Öyle öğretmişlerdi yani bana.
Çocuktum…

Umudumun ilk gidişiyle babamı, ikinci gidişiyle annemi ve son gidişiyle seni kaybettikten sonra hayatla tanıştım.
Yapraklarını dökmüş güz ağacı gibi; öyle yalnız, öyle bir başıma. Sen bana, hayatın “merhaba” deme şekliydin. Tanıştığıma memnun ama bir o kadar pişman!

Cümlelerini hayata bonkörce sunmuş bir kadın, tek harfle tutunmayı becerebilmiş midir yaşama?
Sizce hayata tutunmak için tek harf yeterli midir?

Umudunu toprağa gömmüş bir insanım ben. Çünkü toprak her canlıya adil davranmıyor!

Annesini pazar yerinde kaybetmiş çocuk gibiyim. Yalınayak koşuyorum cam kırıkları dolu sokaklarda. Ayaklarım kanamış, acıyı duymuyorum bile.
Tutsak kuş gibiyim, bir kafesin içinde. Verildiği kadar yemim var. Tel örgülü kafesin içinde başka bir dünya hayal edebilir miyim? Dünya kafesten büyük mü?
Bilmiyorum!

Camdan bakan kız çocuğuyum. Küçük bir çocuk. Siluetini izliyorum 30 yıl kadar uzaktan. Sokaktaki böceği taşa koyuyor.
Annesi kızıyor ona:
“Elini böceğe sürme!”
“Uçuçböceği ama bu anne, ölmesin!” diyor şaşkın kız çocuğu. Sonra bana dönüp el sallıyor, geçmişten geleceğe bir toz gibi üflerken böceği.
“İşte O kız!” diye irkiliyorum…
Evet!.. Evet! O küçük kız benim.
Elini tutup aynanın karşısına geçiyorum.
Siyah lastik ayakkabıdan, pembe lastiğe geçtiği günün mutluluğunu anlatıyor bana.
Ekliyor sonra “Hatırlasana, bir keresinde babam şehir ekmeği almıştı, çabuk bitmesin diye saklamıştın. Sonra küflenince oturup başında ağlamıştın.” Aynanın çizgi kadar ince çatlağına, özenle arayıp bulmuş gibi dikkatli dikkatli bakıyorum. Yutkunamıyorum. İğde tadında gülümsüyorum. “Büyümek ne zor şey, değil mi?” diyor.
Tam ben elini tutup, ”beni de götür” diyecekken kayboluyor.
Karton bir bardak oluyorum ona hep ben, kırılamıyorum…

Karşı daireye yaşlı bir çift taşınmış. Çok yaşlılarmış. Evlatları da varmış “ama hayırsız işte” diyor Nur abla.
Kek yapıp gidiyorum. Maksadım derttaşlık.
Kapıyı Salih amca açıyor, geçiyorum ıhlamur kokulu odaya. ”Zeynep’im bak, komşu kız kek yapmış sana! Umut ölmezmiş be hatun. Kul bittim demeyince, Rahman yettim demezmiş.”

O an kendimi cennette hissediyorum. Huzura eriyorum sanki.
“Ah kızım ah, yaşlılık işte. Zeynebim üşüttü. Dayanaklı değiliz artık. Evvelinde boyunca karı kürerdi bir başına da, öksürük bile tutmazdı. Ihlamur kaynattım ona. Sende içer misin, bir bardak getireyim mi?”
“Olur mu! Siz zahmet etmeyin. Ben alırım, yanına da kek keserim hepimize.”
Dert dillidir, diyor Salih Amca. O da benim gibi anlatmayı çok seviyor. En son söyledikleri çakılıyor beynime.
“Allah’ım ayaklarını taşa değdirip, canlarını yakmasın…”
Kimi sevdasına, kimi annesine babasına, kimi de benim gibi yavrularına “İyi olsun, mutlu olsun; iyi olduğunu bileyim yeter.” der. Söylenmesi kadar kolay değil oysaki anlaşılması. Yüreğe anlatması hele uzun zaman alan bir cefa.
Şifası “iyi olsunlar” da…
İnsanoğlu işte elinin altındakinin nankörü, uzaktakinin hasreti olur diyorum kendi kendime. Heybeme bir hikaye daha ekliyorum.

Oğlan okuldan gelmek üzere. Çorbayı karıştırırken derin bir iç çekiyorum. Hastayken çorba yapanı olmalı insanın, diyorum. En azından limonlu bir ıhlamur kaynatanı. Servis gelmeden inip bekliyorum. İner inmez de kucaklıyorum onu.
“Ben artık okula gitmem!” diyor.
“Neden?”
“Sakat dedi bana bir çocuk!”
Sessizce mutfağa geçiyorum. “Çorba taştı be oğlum!” diye çıkışıyorum. Çorba tencerede, altı kapalı… Taşan yüreğimdi güzel oğlum, diyemiyorum. Gözümdeki yaşları, tişörtümün payetlerine akıtıyorum.
Anneler ne güzel rol yapar. Kaldığım yerden rolüme devam ediyorum. Kafesteki kuşum ben. Acının içinde gülerek şakımayı iyi bilirim.
Ödevdi, yemekti derken hep geçiştiriyorum. Mutlu olsun diye elimden gelen her şeyi yapıyorum.
“Mutlu musun?” diye soruyorum. “Hayır!” diye bir yıldırım düşüyor. Canım yanıyor. Çocuk işte. Başkaları onu, o beni…
Hayır! Oysa ben “hayır”ı hiç bilmedim, diyemiyorum. Mutsuz bir evlat yetiştiriyorum diye kendime kızıyorum.
O uyurken kahve içiyorum, kitap okuyorum. Günün en huzurlu zamanı. Elini uzatsa ben tutacağım ya, onu bildiğim için belki de bu huzurum diyorum.

“Gün kara entarisini giyinince üstüne kimine rüya, kimine dua olurmuş.”
Gözlerimi kapatmadan omuzlarıma bakıyorum.
Sağ omzum çok yorulmuş bugün, çile çekmek kolay mı? “Hadi sola devret” diyorum.
Sabrın kaç tane merhalesi varsa hepsini tek tek geçiyorum.

Umut, yaşıyorsan eğer beni lütfen bul…

Gülcan Sural

Hikaye, Sizden Gelenler , , ,
3 Yorum
  1. Bence umut,kadın toprağında yetişebilen en bereketli nimet.Ve en çok bize yakışıyor…Her şeyini kaybet umudunun kırıntısını dahi asla!
    Yüreğinize sağlık.

  2. Serdar Karamanoğlu 27 Temmuz 2018 at 23:54 Cevapla

    Ya umut bıraktığın yerdeyse? Çaresizliğin başi, kabullenişin sonu yada…

  3. Sessiz sakin bi’ kafede kahve içerken gelen yazı adeta semti üzerime yıktı.

Lütfen Yorum Yapınız

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir