30 Temmuz 2018

Günlük 02

23 Ağustos 2011 Salı / 20:38
Bazı durumlar kendiliğinden gelişir aynı bu günlük gibi. Planın da yoktur, ama olur.

Ezginin Gunlugu

Mesela eğer bugün olanları yazmak istemeseydim bu bir günlük olmayacaktı. Daha doğrusu bugün herhangi bi olay olmasa ben bir şey yazmak istemeyecektim. Aslında yazmayı sevmem fakat Tokyo’da yalnız yaşayan ve çevresinde şu anda konuşabileceği sadece 2 arkadaşı olan bir Türk’üm. O arkadaşlarda Japon üstelik.

Yaşadıklarımı ya da hissettiklerimi anlatacak kadar Japoncam yok. Hoş zaten barındırdığı “magazin gündemine bomba gibi düşecek içerik” sebebiyle anlatacaklarımın hiçbirini bilmemeleri gerekiyor. İşte bu nedenle yazıyorum. Şu anda beni bu laptop dışında anlayabilecek kimse yok. Acı verici.

Neyse…



Bugün her zamanki gibi elimde abuk sabuk bir ton kağıtla FujiTV’nin koridorlarda dolanmaktaydım.
Hep yaptığım ayak işleri. Güya illüstratör olarak girdim işe, bir tek yerleri sildirmedikleri kaldı… Neyse konumuz bu değil. Ben böyle koşturur ve elimdeki evrakımsıları (“evet beni resimleyebilirsiniz” adlı imzalatılması gerekli kağıt parçaları) gerekli kişilere ulaştırmaya çabalarken, koridorun tam ortasında onlara rastladım. Programdan yeni çıkmış soyunma odalarına girerlerken. 

Bu benim ki unutmak olamaz onların soyunma odalarının yerini ezbere biliyorum…



BİR DAKİKA! Şu anda kendime yabancılaştım.
Nasıl bir korku saldıysalar içime kendi bilgisayarıma bile adamın, grubun adını yazmaya çekiniyorum. “onlar; Arashi” oluyorlar efendim. Evet, evet aynen onlar “Japonya’nın yükselen top idolleri”. Geçen gün bahsi geçen kişi de (hani şu benim Romeo olan) Sho olmakta. Bu paragraftan sonra “onların” birer adı var. (nokta)

Derin bir nefes alıp kaldığım yerden devam ediyorum;

 Bu benim ki unutmak olamaz onların soyunma odalarının yerini ezbere biliyorum.  Sonuçta Sho’ya yakın olabilmek için bir ara “ciğerci vitrinin önündeki kedi gibi” sürekli bu kapının etrafındaydım. Üstelik bugün yolum oraya yakın bile değildi. Zaten ayrıldığımızdan beri özellikle ordan geçmemeye çabalıyorum. Ama sonuç olarak o kapının bulunduğu koridora döndüğüm an karşımda tüm Arashi’yi buldum.

İçimden acayip ince ve bana kısık gelen bir “cik”leme çıktı ve o anda bana dönmüş beş kafayla karşılaştım.

Hani animelerde sıklıkla olurya iki kişi karşı karşıya geldiğinde etraf beyazlar, o ikisi dışında kimse ve hiçbir şey yoktur etrafta. O anı yaşadım, yemin ederim boşlukta gibiydim. Kafamdan düşünceler o kadar hızlı akıyodu ki seslerini duyamıyodum bile. Bir süre sonra hissettiğim tek şey kulaklarımdı. Sanki ilk kez ordalarmış gibi. Yabancı, ağır ve sıcaktılar, muhtemelen kırmızıydılar da. Ne kadar sürdü bu hal hiç bir fikrim yok, kolumdan tutan bir elin beni çektiğini hissedene kadar sürdü, sadece bunu söyleyebilirim.

 Bir an sonra kendimi Arashi’nin giyinme odasına doğru kolumdaki elin sahibi tarafından fırlatılmış buldum. Evet fırlatılmış dediğinde böle sert bir durum adamın gözüne geliyor. Ama öyle değil, savrulmak gibi ama biraz daha kibarca. “Savururcasına bırakmak” evet böyle denilebilir.

Sonra Sho’nun sırıtan, yuvarlak suratını yakınımda hissettim. Beni tutup koltuğa oturttu. Ohno ya ait olduğunu net olarak söyleye bileceğim bir çift el bana su uzattı. İşte o zaman durumu anladım. Gerçekten bayılmak üzereydim.

Evet şu an anlattığım hayatımın en utanç verici ve küçük düşürücü anı. Gerzek karı! Her şey tamam da rengin uçması, bayılır hale geçmek falan ne oluyor. Lan ben 26 yaşındayım, hatta nerdeyse 27. çüş yani.

Nası bi tepkidir bu, ne tür bi bünyedir? 

Ama kurtardım, tam o anda çaktım durumu. Olayın aşk acısı ya da “dur Sho’yu göreyim de bir canım yansın” türü bir durumla ilgisi yoktu. Düpedüz açtım dün akşam evde bir şey kalmadığı için aç yatıp sonra da kahvaltı yapmayı unutmuştum. Zaten o koridora da muhtemelen ondan öyle bilinçsizce gittim. Zira kafeteryaya giden merdivenlerin tam yolu üzerinde Arashi’nin odası.  Ayrıldığımızdan beri kafeteryadan yemiyordum ama açlığım aşk acımı bastırmış, midem beynimin kontrolünü elegeçirip kalbime iki tokat çakmıştı.

Fakat zavallı midem nerden akıl etsin evrenin benimle kafa kırmayı sevdiğini. Doğal olarak karşısında Sho’yu gören mide kontrolü kaybetti. Zavallım oysa o merdivenlere ne kadar yaklaşmıştı. 



Neyse ben suyu içtim, suyu gören midemden akıl almaz bi gümbürtü geldi. Guruldama diyemedim dilim varmadı resmen. Boş tankere bi bardak suyu boşaltmışın gibi bi ses. Ve benim kızarıklık kulaklarımdan tüm yüzüme doğru yayılırken, odaya beş adamın gürültülü kahkahası doldu. Sho arkasına yaslanıp kahkahaları arasında “kaç gündür açsın sen” diyebildi güçlükle. Utanmış küçük çocuk halimle (sevimli olduğunu umduğum bi hal bu, zira utandığımda suratım kontrolü kimseye vermeyi sevmiyo) demin bahsettiğim durumu anlattım. (Tabii Japoncam el verdiğince.)

Nino tekli koltuğa çömmüş bir halde bana bakmaktaydı. Onu fark edince bir irkildim. İrkildiğimi görünce gözlerinde beliren ve hiç karşılaşmayı istemediğim o bakışla karşılaştım. Küçük bi şeytan bana bakıyordu resmen.

Olduğum yerde tespih böceği gibi büzüştüm. Sonra küçük şeytan sıtma görmemiş sesiyle;

“Sho bu o dimi?” diye cırladı.

Sho sırıtarak, Nino’ya baktı, söyleneni onaylarken çıkardığı ses sinirime dokundu. “Deli gibi ne gülüyo lan bunlar” diye düşünmeden kendimi alamıyodum. “Acı bi durum var lan burda, kafa kıracaksanız bırakın önce karnımı doyurayım. Aç insanla şaka olmaz! Zaten su yüzünden midem iyice ağırlaşmış.”


Bir anda kaşımdaki sehpada Jun belirdi. O kadar ani bir hareketle önüme geçti ki bir an açlıktan bayılıp rüya gördüğümü düşündüm. Sonra fark ettim ki zaten yakında oturuyormuş. Ben kafayı çevirdiğimde geçmiş. Ama korkunçtu resmen. Zaten kulaklarım hem açlıktan hem de ortamda dönenleri anlamaya çalışmaktan uğulduyordu, iyice yalama olayım diye uğraşıyorlardı sanki.
 
Jun bana doğru eğilip sanırım sevimli falan olması gereken fakat resmen ürkütücü bir “birazdan seninle deli gibi dalga geçeceğim” bakışıyla suratıma odaklanmıştı. Oldukça sakin bir sesle “demek o salak sensin” deyi verdi birden.

Arkasından gelecek kelimeyi delicesine merak etsem de dayanamadım ve tüm gücümü toplayıp
“bak söz istediğin gibi benimle dalga geçmene izin vericem. Üstelik konunun ne olduğu önemli bile değil fakat şu anda beni biraz daha burda tutarsan gerçekten bayılcam.

Demin midemden çıkan sesi komik bulmuş olsanız da kendisi anlatmaya çalıştığı konuda oldukça ciddiydi. Açım! şimdi bir koşu kafeteryaya gidip insan kıvamıma döneyim, gerisi umurumda değil. Aç insanla şaka olmaz!”
 
Ben açlıktan tükürükler saçarak konuşurken tepemden güneş gibi bir sandviç doğdu. Kafamı kaldırıp güneşi hayatıma sokan kişi ye baktım. Sho’nun gülen yüzüyle karşılaştım. Suratına artık nası baktıysam “evet hepsini yiyebilirsin” dedi.



Olabildiğim en sakin şekilde koca bir ısırık aldım sandviçten. Bir müddet sadece yedim ve gene Sho’nun uzattığı soğuk oolong çayını içtim. Resmen yaşadığımı hissettim. Hele Sho’nun sandviçin üstüne zorlayarak yedirdiği o iki onigiri, tümüyle kendime gelmemi sağladı. Resmen artık içime huzur dolmuştu. Derin bir nefes aldığımda Jun’un hala karşımda bacak bacak üstüne atmış oturduğunu gördüm.

Kafamla selamladım bunu. Sırıtıp “şimdi hazırım istediğin konuda istediğini söyle, cevap bulamazsam kaçabilecek gücüm var artık” dedim. Onca saçma şeye gülen ekibin bu cüleye tepki vermemesi biraz üzücüydü. Eminim yanlış bir şey de söylemedim oysa. Neyse konu o değildi zaten. Jun kollarını geriye atıp masaya dayandı.

“Aslında bizi ilgilendirmez, genel olarak aramızda bu tür konuşmalar geçmez bile, sonuçta sınırlarımız çok uygun noktalardadır. Birbirimizin ilişkilerini bilmezsek doğabilecek sorunlarla baş etmek daha kolay fakat bu konu çok acaipti. Yani pek çok salak tanıdım ama sanırım sen tarih yazıyosun.”

Konuşmasını anlamama rağmen, resmen canımı sıkan uzunlukta bir konuşmaya girişen Jun’u önlemek istedim ve “araya gireceğim özür dilerim ama Japoncayı her zaman iyi anlayamıyorum, bu nedenle biraz daha yavaş ve yalın konuşursan sevinirim” dedim. Sho’yla göz göze gelmemeye çalışıyodum bi yandan da. Zira bariz yalan söylüyordum -ki gerek kalmadı hemen ensemden sesi geldi.

“Sen ona aldırma Jun. Konuşmanın sonunu merak ettiği için numara yapıyo, anladığına eminim”

Oldukça kendimden emin ve kendimi bile şaşırtan bir kararlılıkla ayağa kalkıp arkadaki Sho’ya döndüm;

“Peki o zaman, durumu direk anlat beni uğraştırma! durup ne olacak diye meraklanmak asabımı bozuyor.”

“Seninle konuşan ben değilim!”

“O zaman oradan ukalalık etme!”


Jun arkamdan gürledi
“Bağırma!!”

“O zaman lütfen konuş. Sonuçta, maalesef yapmam gereken işler var” dedim 

“Peki madem, siz iki salak ne yapmaya çalışıyorsunuz? Tek merak ettiğim buydu.”



Birisi kafama demir sopayla vursa daha iyiydi. Ben kendimi kahraman sayarken, o grup için, Arashi için sevdiğim adamdan vazgeçmişken, bir de ikimizde salak olmuştuk “yok yee!”. Fakat o anda ses çıkarmayıp yuttum cümlemi. İyi ki yutmuşum, Ohno gerilerden ben tam da varlığını unutmuşken:
“Aslında kızın durumu gayet anlaşılır geliyor bana. Ben hala daha Sho’ya şaşırıyorum.”

Sonra ben iyice ürkeyim diye, odaya girdiğimden beri sesini hiç çıkarmadan köşeden oturmuş olanları izleyen Aiba cırladı;

“Ne sanıyordun Allah aşkına? Biz hiç kız arkadaşa falan sahip değil miyiz sence? Aldığınız uyarı ‘çok göze batıyosun kaçak oyna’ uyarısıydı o kadar. Ohno’nun demek istediği bu. Sonuçta Sho ilk kez biriyle bi ilişki yaşamıyodur. Dimi”


Sho suratıma baktı ilk kez bu kadar pis bir sırıtış vardı suratında
“Sana gerek olmadığını söylemiştim.”

Ben günlerdir kendi kendimi yiyip bitirirken, bir melodramın baş rolündeymişçesine şekilden şekle girerken adam karşıma geçmiş pis pis sırıtarak “Sana gerek olmadığını söylemiştim.” diyor. Utanmaz! Valla doğrumu yaptım bilmiyorum ama o anda o kadar çok sinirlendim ki söyleyebilecek hiçbir kelime aklıma gelmedi. Üstelik ağzımı açtığım anda ağlayacağımı biliyordum. Bugün için yeterince küçük düştüğümü bildiğim için bir de karşılarında ağlayasım yoktu doğrusu.

Odaya girdiğimde bi şekilde elimden alınıp masya konan kağıtlarımı aldım. Odanın kapsını açtım, derin bir nefes alıp zar zor kontrol ettiğim sesimle yemek için teşekkür edip odadan çıktım. Tuvalette kendimi toparlayıp kendi odama gittim. Günün geri kalanını nasıl bitirdim hiçbir fikrim yok.


Neden? Neden ben saçmalarken beni durdurmadı o zaman? Madem bu denli saçmaydı, ben ona aptal nutuklar atarken neden beni durdurup her şeyi anlatmadı? 

Ağlamak istiyorum ama bi türlü beceremiyorum…

Şimdi ne oldu ki ne dem……




24 Ağustos 2011 Çarşamba / 03:00


Çok saçma! 

Bir önceki yazımı bitiremedim çünkü kapı çaldı.

Gelen Sho’ydu evi nasıl bulduğunu hiç bilmiyorum…

İçeri geçti. Konuşmadık bile.

Sonra ben sordum 
“Neden peki en başta beni durdurmadın. Eğer bitmesini istiyorduysan bugün olanlar neydi?”
“Çünkü bu kadar ciddi olduğunu hiç düşünmedim. Yani evden taşınacak ve telefonlarını değiştirecek kadar”
“Ama o evde yaşayamazdım ki” evet söylemem gereksiz istediğim ağlama performansını gerçekleştimeye başladığım cümle buydu. Zaten sonra devam edemdim. Ben iç çekerken yanıma gelip bana sarıldı. Sanırım en hoş an buydu.  Onunla ilk karşılaştığımdan beri (ki yaklaşık 6 ay oluyo) ilk kez ona bu kadar yakın hissettim. 

Başka bir şey konuşmadık. Şimdi uyuyo ben de ona bakarak yazıyorum 

Bu günlüğümsü zımbırtıyı yazmaya karar verdiğim anı düşündüm çok uzak gibi geldi fakat sanırım şu anda o’nun yanımda olmasına rağmen yazmaya devam etmek istiyorum.

İlk yazdığım gün ki konu gibi olmayacak benim hikayem. Burada bitmeyecek. Hep uzun yazacağımı sanmıyorum. Muhtemelen çoğunlukla üşeneceğim ama gene de yazıcam. 

Şimdi izninle bunları yazmak için arasından sıyrıldığım kollara geri dönüyorum (^-^)

Ezgi Yılmaz

Hayran Kurgu , ,

Lütfen Yorum Yapınız

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir