24 Temmuz 2018

Yediğim En Şahane Dayak

Kötü geçmiş çocukluklar da vardır, bazıları için erkenden yetişkinliğe iltica ederek kaçılan bir ülkedir çocukluk, eyvallah. Lakin genel olarak kabul gören inanış, çocukluğun özlemle hatırlanan bir cennet vatan olduğudur. Ruhumuzun coğrafyasını, iklimiyle şekillendiren topraklar…

Özlem filtresinden bakınca, kendi zamanında “kötü” olarak kodladığımız ne varsa güzel görünmeye başlar sonra. Çocukken yenen dayaklar bile…

Yediğim en şahane dayak mesela, canımı yakışlarından çok öğrettikleriyle kaldı aklımda. Güzel dayaktı, Allah var. Darbeleri hatırlamıyorum, anne şefkatinden yoksun olmadıklarını biliyorum sadece. Ve o dayaktan aldığım dersi hiç unutmadığımı. Zaten ona göre yaşamaktan daha büyük bir çabam da olmadı hayatta.

İlkokula gidiyordum ama kaçıncı sınıftı hatırlamıyorum. Yine de en fazla 3. sınıf olmalı. 4. sınıftan itibaren Anadolu lisesi sınavlarına hazırlanmaya başladığımıza göre, o günden sonra fazla haytalık yapamamışımdır. Yaptıklarım da “Aman psikolojisi bozulmasın, sınava girecek,” diye daha yumuşak geçiştirilmiştir muhtemelen.

Bir yaz günüydü. Altımda şort, üzerimde tişört vardı. Kolumun acısından hatırlıyorum. Vakit de sabahtı. Açlığımdan hatırlıyorum.
Mahallede benden bir yaş küçük bir çocuk vardı. Vehbi. Sık sık döverdim onu. Hep de bir nedenim olurdu ama. Kimseyi nedensiz dövmemek gibi bir felsefem vardı çünkü. O yaz günü de bizim bloğun bahçesinde tek başıma bir şeylerle uğraşıyordum. Marketten dönen Vehbi bir elinde ekmek poşeti, diğer elinde ekmeğin köşesinden koparılmış bir parça ve ağzında kopardığı parçadan aldığı bir ısırıkla bizim bahçenin önünden geçiyordu ağır ağır.
Attığım dayaklar dışında bir muhabbetimiz yoktu Vehbi’yle. “N’apıyosun?” “Misket oynayak mı?” “Yukarı mahalleyle maç varmış.” gibi cümleler geçmedi hiç aramızda. O gün de değişen bir şey olmadı. Önümden geçerken başını çevirip sırıttı ve ekmek tıktığı ağzının içinden bir şeyler geveledi. “seninhananunnunagoyum” gibi bir şey. Tam anlamadım ne dediğini ama yüz ifadesiyle o sesler zihnimin içinde bir küfür olarak birleşti. Hiç zaman kaybetmeden çitin üzerinden atladım. O da aynı anda koşmaya başladı. Öyle uyarılarla oyalanmayı sevmezdim. Doğrudan harekete geçerdim o yıllarda.

Bizim ev 13. Bloktaydı ve Vehbi doğru bir stratejiyle 10. Bloktaki kendi evlerine doğru koşmaya başladı. Çok yakınındaydım ama henüz yakaladığım gibi sert darbeler vuracak konumda değildim. Apartmana girdiğinde alan daralır, rahatça kıstırırım diye düşünerek kovalamaya devam ettim. Az sonra apartman kapısını ittirip binaya girdi. Ben de üzerime doğru gelen apartman kapısını tutmak için bir elim önde, hız kesmeden koşmaya devam ettim. Elimin devasa apartman kapısının camına değmesiyle birlikte cam tuz buz oldu. Kolum kesildi, ince ince kanamaya başladı. Vehbi merdivenlerin başında kırılan camın sesini duyarak durdu, bana baktı ve pis pis sırıttı. Sonra aksiyon esnasında elinde kalan diğer parçayı da ağzına atıp ağır ağır merdivenleri çıkarak kayboldu.

Ben, Vehbi’ye hak ettiği dayağı atamamanın öfkesinden kolumun acısını hissetmeyerek bizim apartmanın bahçesine geri döndüm. Yapraklarla silerim kanı, geçer gider derken annem camdan başını uzattı, eve çağırdı. Girdim. Annem tentürdiyot ve pamukla kolumu silerken olan biteni anlattım ona heyecanla. O esnada 10. Blok yöneticileri de gelmiş, camlarını kırdığımı ciddi ama “çocuktur tabii, olur böyle şeyler” ifadesiyle babama iletmişti. Neyse, annem güzelce yaramı temizledi, sonra başladı beni dövmeye. İtiraza giriştim tabii hemen. Haklıydım çünkü. Sonuna kadar haklıydım. Durup dururken anneme küfreden bir çocuğu dövmeyip ne yapacaktım ki? Zaten karıştığım ve annemlere intikal eden her kavganın ardından haklılığım yahut haksızlığım hiç sorgulanmadan ceza almaktan usanmıştım.
“Ama anne o küfretti sana!” dedim.
“N’olmuş?” dedi annem.
“Nasıl n’olmuş ya? Küfredemez o sana. Çok seviyom ben seni bi’ kere, küfredemez işte!”
“Sana ne onun küfretmesinden? O küfredince sevemiyor musun? Kimseyi dövmeden sev beni!”
Böyle dedi annem. Ben o zaman kaçma çabalarımı bıraktım. Annem de yorulmuştu zaten, yediğim en şahane dayak sona erdi.

Kahvaltıya geçtik. Hafta sonu kahvaltılarımız güzel olurdu. Patates salatası olurdu bir kere…
Annemi hâlâ severim. Patates salatasını da. Sevmeyi de severim. Kimseyi dövmeden severim hem de…
Bırakın dövmeyi, severken yanlışlıkla birine çarpacağım, kalabalık bir yere denk gelecek sevmem de birinin ayağına basacağım falan diye ödüm kopar. Öyle bi’ köşeye kıvrılıp kendi kendime seveyim diye uğraşırım.

Pedagoji ne der bilmem, o dayak olmasaydı, ben sevmenin biçimsel güzelliği üzerine hiç düşünmeyecektim.

Elif Nihan Akbaş

Anı , ,
2 Yorum
  1. Ne güzel… “Sevmenin biçimsel güzelliği” üzerine düşünmeye başladım, kahkahalarla güldüm. Oğlum merak etti, o na da okudum. İçimin göğü güldü…
    Sevgiler Ena 🙂

  2. Süper olmuş ena sevgiler saygılar….

Lütfen Yorum Yapınız

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir